20100118

Hesap Kitap

Elif aynaya son bir kere baktıktan sonra kendisine güvenli ve gururlu bir şekilde evinden çıktı ve tepeden aşağı yürümeye başladı. Boğaz, saraylar ve camiiler bu soğuk ama güzel Ocak gününde bütün görkemleriyle güneşin ışıkları altında parıldıyordu.

Elif İçişleri Bakanlığının bahçe kapısına geldiğinde heyecanı ve merakı iyice azalmıştı. Bir tanıdığı ilginç bir karakterden bahsetmişti. Kapıdaki bekçiye ismi verip yol tarifini aldı ve yüce bakanlık binasının karanlık labirentini dolaşmaya başladı.

Bodrum katında, karanlık küçük bir odada Hikmet Efendi'yi buldu. Yanında ufak tefek bir gavur oturmaktaydı. Hikmet Efendi ile hızlı bir şekilde ingilizce konuşmaktaydılar. Hikmet Elif'i kapının eşiğinde görünce ayağa kalktı ve yabancıyı göstererek hızlıca "Elif hanım, bahsettiğim kişi budur. Mösyö Babıç" dedi.

Elif, Hikmet'in terbiyesizliğine çoktan alışmıştı. Hikmet son derece kolay heyecanlanan, sürekli aklına gelen fikirleri kovalamaktan insanlarla pek anlaşamayan birisiydi ve görgü kurallarını pek kafasına sokamamış birisi olsa bile Elif'in sevdiği insanlardan birisi olduğundan bu davranışı pek dert etmeden Babıç'a elini uzattı.

"Sizden çok bahsedildi Babıç efendi. Benim adım, Hikmet'in dediği gibi, Elif. Medrese'de öğrenciyim."

Babıç'ın şaşkınlığı belliydi. 'Hanımefendi, çok iyi ingilizce konuşuyorsunuz. Tanıştığımıza memnun oldum. Saygıdeğer Padişah'ınız beni imparatorluğunuza davet ettiğinden beri muhteşem insanlarla tanışmaktayım. Ne yazık ki benim hayallerim Avrupa ülkelerinde istenmiyor. Kilise incilde olmayan herhangi bir bilimin gerçek olamayacağını beyan ettiğinden beri benim gibi mühendisler, bilim adamları istenmeyen insanlar ilan edildi. Çok şükür Padişahınız ve ulemalarınız yeniliklere açıklar."

"Ah Mösyö Babıç, bunları dert etmeyin. Yeni bir dünyadasınız artık. Hikmet Efendi bazı meraklarımızın benzer olduğunu söylüyor. Her ne kadar hayli genç olsam da umarım beraber çalışabiliriz".

Bakışları Elif'in gözlerine takılmış Babıç'ın kaşları hafifçe kalktı. Hikmet ise bir birine, bir ötekine bakarak acaba büyük bir hata mı yaptıgını düsünüyordu.

Aradan yazlar, baharlar, kışlar geçti. Soğuk ve sisli bir Aralık sabahı artık saçları bembeyaz olmuş, sırtı bükülmüş bir Elif Hanımefendi, konağının kapısından yavaş yavaş çıkarak yürümeye başladı. Sarı, kirli bir sis yüzünden göz gözü görmüyordu. Elif, elindeki mendili agzına ve burnuna tutarak etrafına bakındı. Böyle bir günde geç konağın önündeki boğaz, bahçedeki elma ağaçları gözükmüyordu. İskeleye vardığında vapur çoktan gitmişti. İskeledeki elektrikli kayıkların birisine yardım alarak bindi ve sessizce yola çıktılar. Kayıkçı siste bir şey göremediğinden yavaştan alıyordu. Uzaktan vapurların kornaları duyuluyordu.

Kendi kendine "Bir yerde yanlış yaptık Babıç efendi." dedi. Hedefi eski sevgilisinin mezarıydı. "Bir yerde yanlış yaptık. Hesap Makinamıza bütün bildiklerimizi girdik ama istediğimiz gelecek bu değildi Babıç efendi."

Hikmet, Babıç ve Elif beraber Osmanlı'ya Hesap Makinasını tanıtmıştı. Diğer gavur ve yerli ulema bu cihazın değerini anlamış ve Osmanlı'yı dünyadaki en büyük güç yapmıştı. İstanbul bütün dünyanın en ileri, en kuvvetli şehri haline gelmiş, Hesap makinası sayesinde uzaya bile adam göndermiş olmasına rağmen havası suyu yaşanmaz hale gelmişti.

Elif, kayığın önünde, gözleri dik bir şekilde sise bakıyordu. "Belki bu işin içinden bir şekilde kurtuluruz. Çokça dediğin gibi 'Yetersiz bilgi kullanmaktan gelen hatalar, hiç bilgi kullanmamaktan gelen hatalardan azdır'. Umarım Sadrazam Hikmet efendi izin verir Hesap Makınasını tekrar kullanmama."

Sislerin içinden bir vapur aniden bitiverdi kayığın yanında. Kayıkçının gözleri faltaşı gibi açıldı. Vapur yoluna devam ettiğinde geride sadece birkaç tahta parçası kalmıştı. Gelişimi artık kimse durduramayacaktı.

20090806

Kahve makinesi == evil

Derin bir düş
Taze kahve ve çalar saat
Kısa bir veda

iyi ruyalar

Hafif bir uyku
Paylasim zamani
Ruyalar aleminde

20090803

Lost controls, thumbling spaceship

Crashing at light speed
The destroyer of worlds, literally
I am become Death

20090617

Eating snacks

Fairtrade food - the best taste
The famous Columbians are my favorite
Best Dragon food money can buy

Couldn't get this one to work...
The idea was a dragon would prefer fair trade because its taste is superior and it is ethical. Columbian fair trade coffee is usually very good so...

Awww cute!

A dragon dreams -
Flying in the azure skies
Its legs kicking, wings twitching...

Universe Welcomes Careful Drivers

An easy mistake
Things on the mirror looks smaller
- Smashed into a black hole

The company is about to go bust!

HR screws it up
A sudden firing needed
Off to the Airlock

Economic Crisis and Drastic Measures

Work for free they say
On a one way trip to the stars
Such a little pay cut

Cthulhu

Ben Cthulhu yazmasını bilmiyom. Kac tane Chtulhu temizledim şimdi eski yazılardan...

Yeni Cthulhu hikayeleri geliyor. Temel çizgiler aklımda. Oturup yazmam lazım.

Yeni şeyler - New Stuff

Tekrar yazmaya başladım. Yeni şeyler gelir yakında.
---
I've started writing again. New stuff will arrive soon.

Kurôn wa kokyô o mezasu - The Clone Returns Home - Klon Evine Doner - Evine Donen Klon

Orjinali Hitit Güneşi'nde yayınlandı.

  • Yönetmen: Kanji Nakajima
  • Yıl: 2008
  • Süre: 110 dakika




Resmi nah şurdan çaldım, kızmazlar umarım!

Herşeyden önce Eee 701'de Türkçe karakter kullanmak iğrenç bir olay. Yazamıyorum resmen!!! Yazma hatalarını filan affedin eğer kaçırdıysam arada.

Sci-Fi London 8, Başar ile benim 29 Nisan ve 4 Mayıs arasında takıldıgımız bir bilim kurgu film festivaliydi. Biz herşeye gidemedik ama hayli bir kısa film izledik, uzun metrajlarda da takıldığımız hayli bir film oldu. A.R.O.G ve G.O.R.A bile gösterildi (biz gitmedik). Kısa filmlerin bir kısmını web sayfalarında gösteriyorlar. Onların da yorumlarını yaparken ayrıcana postalayacağım o linkleri.

Herneyse, Sci-Fi London 8'deki bence en ilginç fimlerden birisiydi Klon Evine Doner. Sci-Fi London 8'un yöneticisi Louis Savy'e göre ismin birkaç farklı çevirisi mevcut ama en doğru şekilde çevirdiklerini iddia etti. Ben de nah yukarıdaki gibi çevirdim.

Japon yapımı olduğundan geyik, biraz boş ama eğlenceli bir film bekliyordum. Normalde Japon ürünü izlediklerimin macera, anime veyahut Kurosava'nın feci uzun ama ilginç filmleri olmasından kaynaklanan bir sorun.

Öncelikle bir ozetini geçelim. Burdan sonrası paso spoiler dolu. Eger izleme fikriniz varsa burada durun, gidin bir yerlerden edinin ve izleyin. Bence değer. Ozellikle orijinal Solaris'i beğendiyseniz.

Kahramanımz Kohei Takahara bir astronottur. Kohei'nin ESA ile mi yoksa Japonların kendi uzay programında mı çalıstığı pek belli degil. Filmin açılısında Kohei'nin iş arkadaşlarından birisi bir kazada ölür. Bu Kohei'yi sıradaki astronot yapar halihazırdaki görev için.

Japon Uzay Ajansı bir PR faciası daha olmasın diye Kohei'ye bir seçim sunar. Yeni ve çok gizli bir teknoloji ile Kohei'nin hafızası bilgisayarlara kaydedilecek, başına bir şey gelir ise DNA'sından bir klon yaratılıp hafızası bu klona yüklenecek. Her ne kadar Kohei'ye bu bir opsiyon olarak gösterilse de aksi bir karara pek bir şansının olmadığı üstleri tarafından açık açık soylenmese de imla edilir. Kohei de kimseye, özellikle eşine bir şey söylenmemesi şartı ile kabul eder.

Nitekim Kohei uzay istasyonunun dışında çalışırken başına bir kaza gelir ve nalları dıker. Bu arkadaşımıza artık Kohei #1 diyecegim, esas ve harbi Kohei.

Kohei'nin ölümü ailesine duyurulur. Kohei #1'nin eşi kendisine Klon olayından haber verilmediği için çok kızar ancak Japon Uzay Ajansı itiraz etme şansının olmadığını açıkca ortaya koyar. Haliyle Klon operasyonuna başlanır.

Unutulmaması gereken bir nokta, hafıza transferini geçin, su ana kadar dünyada kimsenin klonlanmadığı. Haliyle bu operasyonların etik konusundaki durumları çok muallak. Film boyunca gerek klonlama gerek hafıza transeri bolca tartışılıyor karakterler arasında. Güç sahibi olan Devlet kontrol altında tuttuğu canları istediği gibi kullanıyor. Bu aşamada klonlanan Kohei #1'nin yasal olarak ne haklara sahip olduğu çok muallakta. Kohei #1'in cesedi uzayda kaybolmuş durumda. Haliyle ne bir cenaze var, ne de bir [grief] durumu. Kohei #2'nin durumu daha da bir muallak. Sonuçta anasının karnından doğmadından bu yaratığa bir kişilik diyebilir miyiz? Hafızası bilgisayardan yüklenene kadar bu et ve kemik yığını kimdir?

Sonunda bir hastahaneye benzeyen bir yerde bir yatakta Kohei #2 ile karşılaşırız.

Şimdi işleri biraz karıstıralım.

Kohei bir çocuk iken meğerse bir ikiz kardeşi varmış. Film hayli bir geçmişe dönüşlerle dolu. İki kardeş arasındaki ilişkinin pek iyi olmadığı söylenebilir. Hep kendi aralarında suçları birbirlerine atmaktalar. Küçük Kohei'nin anladığı kadarıyla anneleri öteki kardeşi daha çok sevmekte. Filmde hayli bir süre iki kardeşin birbiriyle ilişkisi irdeleniyor.

Kohei #2 kendisine geldiğinde bir şok geçirir ve kendisini yıllar once bir nehirde beraber oynarken boğularak ölmüş kardeşi Norobu zanneder. Ne eşini tanır, ne de çevresindekileri. Sonunda kafası son derece karışık bir şekilde taşradaki bir hastaneye kapatılır. Uzay Ajansının liderileri ve doktorlar Kohei #2'nin başarısız bir deney olduğuna karar verir ve onu öldürüp tekrar denemeye karar verirler.

Bu arada Kohei #2 kafası son derece karışık bir şekilde hastaneden kaçar ve taşrada dolaşmaya başlar.

Burada filmin en hoş yanlarından birisine geliyoruz. Genelde Japon filmlerinde gördüklerim kalabalık ve hareketli şehirleri. Burada Japonya'nın ne kadar güzel bir yer olduğunu olaganüstü bir sinematografi ile göruyoruz. Açıkçası sinemada en ön koltuklardan izlediğimizden olsa gerek bana bütün film hafifçe flu gözüktüyse de eminin DVD veya BD ile izlendiğinde çok daha güzel olacaktı.

Kohei #2 bir nehir kenarında bir uzay elbisesi bulur! Uzay elbisesinin içinde Kohei #1'in vücudu vardır. Hala kendisini ikiz kardeşi zannettiği için Uzay gemisinin içindeki Kohei #1'i sırtına alarak çocukken yaşadıkları eve doğru yola çıkar.

Burada film biraz metafizikleşiyor. Pek tabii ki Kohei #1'in uzay elbiseli veya elbisesiz cesedinin Japonyaya tek parça olarak düşmesinin imkanı yok. Hatta bir yerde Kohei #2'nin sırtından alınır uzay elbisesi ve hurdalarla beraber çöpe atılır ancak Kohei #2 bir yıkıntıda dinlenirken Kohei #1 ve uzay elbisesi tekrar ortaya çıkar. Gittikçe hafızaları birbirine giren Kohei #2 bir tarlada yorgunluktan yıkılır ve sırtındaki uzay elbisesi ayağa kalkarak Kohei #2'ye destek olur. Uzay elbisesi bir çiftçi tarafından korkuluk olarak tasvir edilir ancak çiftçinin mi yoksa Kohei #2'nin mi bakış açısı gerçektir pek belli edilmez.

En sonunda Kohei #2 çocukken yaşadıkları evin yığıntısına gelir ve yıkılır.

Bu arada Uzay Ajansının liderleri hafıza transferi konusunda dünyadaki en büyük lideri projelerinde çalışıp yeni bir Kohei klonu başarılı bir şekilde yaratmaya ikna etmeye çalısmaktadır. Meğerse bu 'Sensei' kendi torununu klonlamayı başarnca mış, devlet de yakalayınca ev hapsine tıkılmış ve klon torunu 'imha' edilmiş!

Yine bu aşamada klonların ne olduğu ciddi bir şekilde tartışılıyor. Açıkça Japon devletinin klonlara özgür düşünen bir insan değil, kendilerine ait bir yaratık olarak baktığı kesin. 'Başarısız' deneyler hiç bir endişe güdülmeden 'imha' ediliyor. Ayrıca bilgisayarda tutulan hafızanın bir kişilik olup olmadıgı da irdeniyor.

Şantaj sayesinde sağlanan Sensei'nin yardımıyla yaratılan Kohei #3 bir başarıdır. Hafızası ve kişiliği yerinde olan Kohei #3, Kohei #2'den haberdar olunca onu aramaya yola çıkar ve neredeyse aynı yollardan geçerek (hatta Kohei #2'nin karşılaştığı çiftçiye de rastlayarak) çocukluk evinde bulur kendisini. Yıkıntının içinde içi boş bir uzay elbisesinin yanında Kohei #2'nin cesedini bulur. Çocuklukluğunda kardeşi ile oynadığı bahçeye cesedi gömer. Film de burada biter.

Eger orijinal Solaris filminin akışını çok hızlı bulduysanız bu film sizin için ideal. Filmin temposu gerçekten çok çok düşük. Bazı sahneler Solaris'teki manasız araba yolculuğu gibi uzun uzun devam ediyor (bu arada o araba yolculuğu sahnesi de Japonyada çekilmiş. Yönetmen "Yahu Japonya çok ileri bir yer, oraya gidip biraz film çekelim, gelecekte tadı verir" diye ekibi toplayıp Japonya'ya gider ancak bir bok bulamaz filme koyacak ancak uzuun bir tünelli üst geçitli bir çekimi sonunda kullanma kararı verir. Çok ilginç bir şey. Bu arada orijinal Solaris de benim favori filmlerindendir).

Arada işlenen olaylardan birisi ise Kohei'nin annesinin kanserden ölmesi. Annesi Kohei ve Norobu'yu hiç karıştırmayan ender kişilerden. Kohei #2 annesini ölüm döşeğinde ziyaret ettiğinde annesinin Kohei #2'yi Kohei olarak tanıması önemli bir nokta.

Bu arada Kohei #2 ve Kohei #3 sadece bizim bildiğimiz denemeler. Bir ara başkalarının da yaratıldığı ve imha edildigi ima ediliyor. Sonuçta böyle bir denemenin hangi etik kurallarıyla gerçek hayatta kullanılacağını bilemiyoruz. Iç organ yetiştirmek için klon yaratmak etik mi değil mi hala tartışılan bir konu. Bazıları en baştan klon yaratmaya karşı iken bazıları yaratılan klonların ruhlarının olmayacağını iddia ederken bana sorarsanız ruh denen kavramın varlığı bile belli değil. Ayrıca birden fazla aynı vücudun aynı anda aynı hafızalarla yaşaması ilginç bir sorun yaratıyor, bu farklı bedenler sonuçta aynı orijinal bireyin zihnini ve geçmişini içermekte, hangisi yasal olarak orjinal kişiliğin devami? Bu filmin sonunda Kohei #3 dışında herhangi birisi canlı kalmıyor ancak Kohei #1'in yıllarca süren astronot eğitimini acaba klonlar birebir kullanabilecek mi? Sonuçta günden güne yapabildiğimiz coğu şey omurilik soganımız tarafından refleks haline getirilmiş şeyler, hafıza veya kişilik transferi omurilik soğanımızı da yazabilecek mi? Eger bu transfer söz konusu ise (ki klonlar hemen yürümeye ve konuşmaya başladığına göre öyle), peki uzay ajansının bir sürü Kohei yetiştirip astronot sayısını son derece hızlı bir şekilde arttırmasını engelleyen nedir? Sonuçta yıllarca uzman eğitim masrafından daha ucuza çıksa gerek klonlamak. Pek tabii ki bu teknolojinin asker yetiştirmek için kullanılması da mümkün (bkz. süper rezil Star Wars filmleri (bence sadece üç tane Star Wars filmi var ve Empire Strikes Back en iyisidir)).

Film son derece güzel işlenmiş. CGI dolu ama senaryosu yüz kelime içerisinde yazılabilecek son dönem filmleriyle karşılaştırıldığında uzaydaki EVA sahnesi dışında herhangi bir CGI içermeyen, dev bir bilgisayar sisteminin gösterildiği gelecekçi sahneler dışında tümüyle bildiğimiz odalar, geçmişin anıları ve son derece güzel Japonya taşra manzaraları ile sadece karakterlerin dedikleri ve yaptıklıyla anlatılmış, son derece zor etiksel konuları irdeleyen bu film bende mutluluk yarattı. Bence festival içerisinde izlediğimiz en iyi ikinci filmdi. İlk film hangisi diye sorarsanız ayrıca yorumlayacagım 20'ci Yüzyıl Çocukları (20th Century Boys). CGI için çok para harcanmadan da iyi bilim kurgu filminin çekilebileceğinin büyük bir kanıtı.

Bu filmi bittorrent sayfalarında bulamadım ama belki siz bulursunuz. Açıkcası DVD'sini arşiv amaçlı kesinlikle edinmek isterim.

Bu günlük bu kadar. Sci-Fi London 8'de hayli bir film gördük. Yeni yorumlar yakında.

20090105

Oooops!

Aniden çölün ortasında, gecenin yarısında güneş doğdu birkaç saniye için. Kimse cihazı nereden bulduklarını bilemedi. Kudüs yanmaktaydı nükleer güçlerin yarattığı güneşin işikları altında. Aradan yıllar gibi geçen dakikalardan sonra IAF uçakları yoldaydılar ölümcül yükleri ile. Kısa bir süre sonra Suriye ve Irak başkentleri de birer mantar bulutu ile süslendi, Gazze şeridi yerle bir oldu. Suriyenin henüz tamamlanmamış nükleer silahlarının parçaları düşen bombaların gücüyle çevrelerinde ne varsa zehirlediler. Hemen arkasından İrandaki mollalar "Kahrolsun Amerika" çığlıklarıyla önlerindeki düğmeye bastılar ve basit ama etkili roketleri Avrupanın şehirlerine doğru yola çıktı. Fırsat bu fırsat diye Pakistan ve Hindistan da birbirlerine roketlerini salladılar ölümcül yükleri ile. Esas ilginç olan Çin Halk Cumhuriyeti'nin roketlerinin bir kısmının Hindistan'a doğru yol almasıydı. Öte yandan, Tayvan'in yerle bir olması çok kişiyi şaşırtmamıstı. Aniden Kuzey Kore başkanı aynada saçını seyretmek dışında bir uğraş buldu kendisine. Roketler sağa sola uçuşurken nükleer silahları olmayan ülkeler eski düşmanlarına saldırmak için planlara başlamıştı bile.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı masasında oturmuş gelen raporları okuyordu, danışmanları masanın etrafına toplanmış, çaresiz bir şekilde duvardaki ekrandan dünyanın çeşitli yerlerinin uydu fotograflarına bakmaktaydı. Başkan raporlardan kafasını kaldırıp "Bir şansımız var mı?" diye sordu. Generallerden birisi hızlıca cevapladı.

"Başkanım, şimdi saldırırsak kazanma şansımız daha yüksek."

"Neyi kazanma şansımız?" Başkan başını ellerinin arasına alarak raporlara bir kez daha baktı.

General buna bir cevap veremedi, ne de olsa verdiği cevap yılların hazırlığının sağladığı otomatik bir cevaptı. Kendi kendine mırıldandı sessizce, "Nerde eski Sovyetler ihtiyacın oldugunda."

Bu odadan binlerce kilometre ötede, Moskova'da aynı soru yankılanmıştı ve aynı cevap verilmişti. Tek fark karşı sorunun eksikliği idi. Rus Federasyonun başkanının gözleri parlıyordu heyecanla.

Ayın yörüngesindeki gözlem gemisindekiler şaşkınlık içerisindeydi. Gözlem odasına toplanmış mürettebat sessiz bir şekilde üçyüzbin kilometre uzaktaki gezegende olup biteni izlemekteydi. Tek ses Dünyada hayli bir süre zamanını geçirmiş Psikologdan çıktı: "Hassiktir" ve odadakilere sordu, "Bizim Uzay turistini gören var mı bu gün?"

Kaptan uyargacını kafasının etrafına sardı. Adrenalin peşindeki zenginlerin oyunlarından gına gelmişti. "Bu kez bu şakacının zikini kopartacağım!"

Psikolog hafifçe inledi "Ooooooooff..." diye.

20081222

Pardon

(Bu hikaye ilk olarak bir BlackBerry 8100'de yazıldı, sonra hatalar duzeltildikten sonra buraya geçirildi.)

Yeni çiftin düğünü bütün hızıyla devam ediyordu boğaz manzaralı lokalde. İçkiler lıkır lıkır iniyor, her dakika daha çok insan kendisini ortalığa atıp çılgınca oynuyordu. Orkestranın gürültüsü boğazın sakin sularının üstünden neredeyse karşı yakadan duyuluyordu. Bütün Ortaköy mahallesi sakinleri "yuh bre" çekiyordu.

Aniden dalgalandı sakince akan boğaz suları ve önce bir dokungaç suyun yüzeyine çıktı. Arkasından su gittikçe çalkalanmaya başladı ve yeşil gri bir yaratık kendisini suların üzerine çekerek sahile çıktı, tam da lokalın karşısında.

Eski tanrıların lideri yüce Cthulhu aniden sessisleşen düğün misafirlerine bakarak "Pardon, sesi kısabilir misiniz azıcık?" diye sordu. Sağda solda herkes akıllarını kaybetmekle meşgulken bir tek orkestranın davulcusu sakin bir şekilde karşısındaki mahlukata bakarak "Emrin olur abi yaa, ayıpsın" cevabını verebildi. Eski tanrı davulcunun cevabından tatmin bir şekilde tekrardan derinlikler daldı ve bir istanbul düğünü de bu şekilde sonlandı...

20081219

Sevgili Kalamar'dan Sevgili Yerli'ye

Tamam, en baştan başlamam lazım anlatmaya, başka türlü adım kötüye çıkacak yine.

Bu gezegene gelmeden önce yüzyıllarca devir yolculuk yaptık. İlk koloni yolculugu idi bizimkisi. Her zaman oldugu gibi devletin parasını boşa harcıyorsunuz diye diye iyice kıstılar bütçeyi. Proje ilerlemeye çalışırken gelip giden hükümetlerin her birisi kendi politik kesintisini yaptı. Öte yandan yine bürokratlar tarafından yöneltilen projenin bütçesinin hayli bir kısmı çarçur edildi.

Yola çıktığımızda artık hiçbirimizin elimizin altındaki ekipmana bir güveni kalmamıştı açıkçası. Motorların uğuldaması, pompaların vınlaması, boruların ve tüplerin ığıldaması - hepsi bir garibimize gidiyordu, birşeylerin yanlış gideceği kesindi. Sonunda birşeyler nalları dikti ve başımıza neler geldi ama ona sora geleceğim.

Biz ilk koloniydik. Haliyle herşey bizim başarımıza bağlıydı. İlk gidenler başarısız olursa niye tekrardan bu kadar para harcansın? Ayrıca başarısızlığın sebebi bulanacak... Zaten bütçeleri tümden kesmek varken hele...

Haliyle hayli yoğun baskı altındaydık başarılı olmak için elimizdeki şartlarla. Gerçeklerin üzerinde beklentilere cevap vermek çok zor bir iş.

Geminin kaptanı bendim. Tayfalara karşı sorumluluk üstüne hükümet bürokratlar ve politikacılarla ugraşmaktan gına gelmişti. Haliyle bütün tasarım hatalarına, eksikliklere rağmen başarılı bir kalkış ve çok da sorunlu olmayan bir yolculuk başlangıcı hepimize çok iyi gelmişti. Bütün mürettebat hayli neşeliydik, Teknisyen haricinde. Teknisyen aletlere bır anne gibi bakıyordu, neredeyse her saniyesini herşeyin düzenli çalışması için ugramaşmakla geçiriyordu. Haliyle keyfi sürekli çok bozuk şekilde geminin koridorlarında dolaşıyordu.

Teknisyen. Ah Teknisyen. İlk planlara başladığımızda en neşeli ve hareketli olan, proje sırasında herşeye heyecanla atılan, 10 devir üst üste en hevesli tayfa ödülünü alan Teknisyen. Esasında hala herşeyi ona borçluyuz. Cesedini buradaki ilk yaşamın kaynağı olarak kullanmasaydık buradan kurtulabilme şansımız bile olmazdı. Herneyse, yine çok ileriye atladım.

Yolculuk devirlerce sürecekti. Haliyle herşeyin aşagı yukarı normal olduğuna kanaat getirince herkesi uyku kabinlerine kapattık. Teknisyen, Doktor ve ben her yarıdönüm kalkıp kontrolleri yapacaktık.

Ziguratt'ın en alt tabakasına kolonide kullanılacak ekipmanları yerleştirmiştik. Bir üst tabakada koloniciler uyku kabinlerinde uyuyorlardı. En üst katmanda da motorlar ve geri kalan ekipman, en tepede ise benim mekanım, kaptanın yeri.

İlk birkacyüz devir sakin gitti, bir sorun yaşamadık ufak tefek tamir edilebilir arızalar haricinde. Kabaca yarıyolda iken felaket bir kaza başımıza geldi. Herşey yakınında geçtığimiz bir yıldızın patlamasıyla başladı. Patlamanın şok ve radyasyon dalgaları bize vurduğunda zaten kendi başına tıngır mıngır çalışan sistemler arka arkaya çöktüler. Koloninin bir kısmını radyasyon hasarı yüzünden kaybettik. Uykularında hic birşeyin farkında olmadan gittiler. Doktorun çabalarıyla geri kalanları kurtarabildik ama büyük kısmında zaman geçtikçe mutasyonlar olacaktı. Doktor ve ben ise tümden şanssızdık. Yaşayacaktık ancak korkunç bir gelecek bekliyordu bizleri. Esas acıklı durum Teknisyen'in durumuydu. Tamiratlarla uğraşırken aldığı dozaj sonunu belli etmişti.

Arka arkaya çöken sistemlerle Teknisyen ugraşırken ben haldır huldur acil iniş yapabileceğimiz bir sistem arıyordum ve bu sistemde karar kıldım.

Sert bir iniş kolonide kullanacağımız ekipmanları darmaduman etti. İndiğimiz gezegen metan atmosferli zavallı birşey olsa da uzun vadede bir seyler yapılabilir gibiydi.

Radyasyon hastalıgından ölmekte olan Teknisyen, yüzü ve vücudu biçimden biçime girmiş ben ve Doktor hep beraber kafa kafaya verip ne yapacağımızı düşünmeye başladık.

Yolculugun başından beri karamsar olan Teknisyen başına geleceklerin kesinliğı sayesinden midir, manasız bir neşeye sahipti. "Takma be kafana Kaptan yaa, kabinler sağlam en azından, olayı uzun vadeli düşün, şimdi olmasa da gelecekte bir şekilde çözülür dertlerimiz!" dedi bir gün ve bu bana bir fikir verdi. Doktorun da oluruyla bir plan oluştu aklımızda. Ancak bir şeyi gözönüne almayı unutmuştuk.

Teknisyenin mutasyondan şekilden şekle girmis sıcak vücüdunu temel malzeme olarak kullandık. Kazada hayatını kaybetmişleri de organik madde kaynağı olarak kullandık ve Ziggurat'ın etrafına ektik, Böylece bu gezegende hayatın ilk adımını attık.

Sevgili Yerli. Unuttuğumuz nokta Teknisyenin genlerinin sizere kadar varma olasılığı idi. Bu yüzden telepatik olarak bizlere bağlisınız ve bizim bildiklerimizi bir seferde kavramanız o kadar zor ki. Oysa ki aradan geçen milyarlarca devirlerden sonra sizler bizlere yardım edecek kadar geliştiniz. Koloninin sahip olduğu bilgilerle yıldızlara tekrar yolculuk edebiliriz. Umarım sen bize yardim edebilirsin. Sevgili Yerli lütfen lütfen dinle beni. Sevgili yerli lütfen.... Lütfen...

-------

Kaptan Idris'in gözleri faltaşı gibi teknesinin hemen yanında açık denizin içinden çıkmış canavara bakıyordu. Aklının son parcacıkları uçuup giderken zihninde son duyduyu sozler şöyleydi: "Cthulhu Fhtagn... Fhtagn..."

20081102

Yolculuk (NaNoWriMo 2 kasim!)

Kabaca yariyoldayken bulduk onlari. Samanyolundan Andromeda'ya yolculugumuz arasinda arastirma ve olcumler yaptigimiz bir suru kisa sayilabilecek ziplamalardan olusuyordu.

Zipla. Deneyleri yapacak uydulari sal. Bir onceki deneylerin sonuclarini incele. Uydulari tekrardan topla. Ziplamaya hazirliga basla.

Bir sure sonra kacinci ziplamada oldugunu unutuyor insan. Ote yandan insanligin Andromeda galaksisine ilk yolculugunu cok iyi bir sekilde kaydini tutmamak cinayetten ote bir suc olsa gerek.

Bilimadami aniden calisma odama daldi. "Tarihci, gel, bunu kacirmaman lazim!"

Pesinden kopruye kostum. Murettebatin kalanini olusturan Kaptan, Doktor ve Filozof zaten kopruye gelmisti ve Pilot her zamanki gibi kumandalarin basindaydi. Hepimiz yanina yigildik. Pilot gostergelerden birisine parmagiyla isaret etti.

"Bir kutle var, hayli yakinimizda ve haylice buyuk. Mesafe on-onbes parsek olsa gerek. Kutlesi de uc carpi on uzeri onsekiz kilogram."

Hepimizin birden bire nefessiz bir sekilde donduk kaldik.

Herseyden once kisa bir aciklama aramizdaki bilimle cok ilgili olmayanlar icin. Bir parsek 3 isik yilindan biraz fazla. Andromeda ve samanyolunun arasindaki mesafe asagi yukari 775bin parsek, yani iki bucuk milyon isik yili civarinda yuvarlak hesap. Gunes ile en yakin yildiz arasindaki mesafe kabaca 4 isik yili. Gunes ile dunyanin arasindaki mesafe 8 isik dakikasi. Yani bu cisimle aramizda asagi yukari 30-40 isik yili mesafe vardi. Ote yandan her iki galaksiden en asagi bir milyon isik yili uzaktaydik. En son bir yildizi gec, kucuk bir gezegen boyundaki bir kutle tespit edeli en az birbucuk yil olmustu. Kutleye gelince, bu olcumlerimizi aldigimiz cisim neredeyse bir ay kadar buyuktu. Birkac hidrojen atomu disinda bir kutleye galaksilerden bu kadar uzakta rastlamak gercekten cok buyuk bir olaydi. Hepimiz sessiz bir heykel gibi kala kaldik.

Sonsuzluk gibi gecen bir sureden sonra Kaptan hepimizin aklinda olan soruyu sordu: "Ne zaman yakinina ziplayabiliriz?"

---

Uzay-zamanin bu kadar duz oldugu bir yerde herhangi bir kutle cok uzaklardan hissedilebilir oluyor. Ziplamadan sonra cismin yanina yaklastikca ne kadar buyuk oldugunu farkettik. Capi iki yuz kilometreden biraz daha buyuk, yuvarlagimsi bir cisimdi. Boyutunu net olarak tespit edebildigimiz an kabin tartisan insanlarla doldu. Bu boyut ile bu kutle bir degildi. Sadece Pilot ve ben bu tartismalara girmektense koprunun videolarindan disariyisi seyretmeye devam ettik. Her iki galaksiden bu kadar uzaktayken bir yildiz isigi bile saglayacak kadar foton olmadigindan radar ile haritasini cikartmaya calisiyorduk.

Ekrandaki goruntu yavas netlesti ve daha cok detak gozukur oldu. Pilot agzi acik bir sekilde koltuguna yaslanmis bir sekilde kalinca ben titreye titreye girtlagimi temizleyip sakin bir sekilde konusmaya calistim: "Kaptan - bu bir gezegen degil. Bu bir gemi."

Kopru aniden bir sessizlige gomuldu ve geri kalanlar da ekranlarin basina toplandilar karsimizdaki manzarayi seyretmek icin.

---

En hayal kirikligina dusuren sey, gemideki herkesin milyonlarca yil once olmus oldugnu kesfetmemizdi. Kocaman ay buyuklugundeki cisim milyarlarca, hayir, trilyonlarca varligi hibernasyon kabinlerinde tasiyan bir yolcu gemisiydi. Muhtemelen icinde dolastigimiz kocaman, tuplerle dolu katedral buyuklugundeki depolar zaten bir atmosfer icerecek sekilde tasarlanmamisti. Cesitli yerlerden ornekler aldik ve izotoplari kullarak bir tarih bulmaya calistik.

Ilk rakamlar bu geminin ve yolcularinin en azindan birkac milyar yildir yolda oldugunu gosteriyordu. Geminin buyuk bir kismi hibernasyona yatmis yaratiklardan olusuyordu. Daha sonra yasam sistemlernin oldugu bolgeleri bulduk. Buralarda yasamlarini uyanik olarak bu kocaman geminin icerisinde gecirenlerin kalintilarini bulduk. Ote yandan pek bir sey kalmamisti geriye herhangi bir cevap alabilecegimiz.

---

Ne de olsa tekrar gelebilecegimizi dusunerek bir isaret vericisi biraktik ve kendi gemimize binerek yolulugua devam hazirliklarina basladik.

Filozof ile son bir kez gemiyi kendi gozlerimizle gorebilmek icin gozetleme haznesine cikmistik.
Filozof bana bir suredir dusundugu teorisini anlatmaya basladi:

"Bu yaratiklar bunca gunes sistemlerini terkedip yeni bir galaksiye gececek kadar cesaretliymisler. Ya cok ciddi bir nufus sorunlari vardi ya da arastirma ve kesif icin yanip tututsan, son derece yaratici ve merakli bir irk idi!"

"Ya da son derece umutsuz, herseye ragmen yeni bir yerde yeni bir baslangic yapmanin hayalini kovalayan bir irk" diye cevap verdim. Bu kadar kisiyi toplayip sadece tek bir gemiye tikmak ve bu kadar buyuk bir yolculuga kalkismak bana akil kari gelmiyordu.

Her ikimiz de yolculari son bir kez selamladik uzun yolculuklarina sag saglim devam etmelerini dileyerek.

Ziplama birkac saniye sonra geldi ve gozetleme kabini simsiyah ziplama boyutunun karaltisi ile doldu.

Kendi kendime konusurcasina devam ettim: "Ya da her irkin yaptigi gibi kendilerinden ustun ve daha tehlikeli birilerinden saklanmaya calisiyorlar. Acaba iclerine bu kadar korku sokan ne ola ki?"

20081029

Yakıt bitince

Düşen kar taneleri
Kaplar yerdeki bedeni yavaşça
Uzaylının son yorganı

20081028

Yüzük

Hücresinde bir köşeye oturmuş sırasının gelmesini beklerken bir yandan parmağındaki yüzükle oynuyordu. Yüzüğün iki ayrı parçasını belli bir kombinasyon ile çevirdiği anda teleportasyon cihazı olduğu yere kitlenecek ve onu buradan alıp gemisinin güvenliğine götürecekti.

Öte yandan son yıllardır yaşadıkları birer birer aklından geçiyordu. Yoldaşları ve mücadelesini verdikleri Devrimi düşündükçe yüzüğü alıp uzaklara atası geçiyordu.

Hala bunları düsünürken kapı açıldı ve bir tegmen ile iki asker içeri girdiler. Sırası gelmişti. Birkaç dakika sonra duvara yaslanmış, göz bagcıgını reddetmiş şekilde kendisine doğrulmuş 12 tüfeğe bakıyordu. "Devrim zamanı geldiğinde duvara sırtını ilk verenlerden..."

Aradan birkaç saat sonra 16 yaşındaki genç bir er hayatının süprizi ile karşı karşıyaydı.

20081027

Kaptanın Yolculuğu

“Bir gün Dursun ile yine balığa çıkmışız...” İdris Kaptan yeni bir hikayeye başladı. Karadeniz adını verdiği küçükçe bir içdenizdeki kaptanlık yıllarını hala mutlu bir şekilde andığı ortada idi. Yine kaçırılmış büyük bir avın inanılmaz (muhtemelen de inanmamanın daha mantıklı olduğu) detaylarından sonra tekrar sessizlik kapladı köprüyü. İdris Kaptan gömleğin cebinden çıkarttığı sigara paketine bir baktı ve derin derin iç çekti. Belliydi ki kabin camından izlediğimiz görkemli yıldızlar Karadenizin karanlık gecelerini hatırlatmaktaydı.

“Kaptan, okuyucularım için buralara nasıl geldiğinizi anlatabilir misiniz? Sizin gibilerin sayısı gerçekten az, bu yüzden...”.

Kaptan bir kahkaha patlattı. Bu neşeli, konuşkan insanın neden bu işi seçtiği gerçekten kendisiyle tanışan her kişinin merak ettiği bir konuydu.

“Arkadaşım, çok uzun bir hikaye değil, anlatayım!”

“Yıl, 2014. Ben Trabzon adında küçük bir şehrin yakınlarında bir kasabada yaşıyordum. Ufakça bir balıkçı teknem vardı. Her gece güneş batmaya doğru tekneye atlar, iyice açıldıktan sonra ağları atardım. Bazı bazı yanımda bir ya da iki el olurdu ama yalnız oldugum çok olurdu.”

Paketten çıkarttığı sigaraya bakarak devam etti. “ İğrenç bir alışkanlık ya. Herneyse, ağları saldıktan sonra teknenin direğine asılı uzun dalga antenini telsize bağlar, elime mikrofonu alırdım. 2010 civarında güneşin aktivitesi gittikçe arttıgından özellikle geceleri bütün gezegen telsizimin mikrofonundan bana selam söylerdi.
Hele denizin ortasında, karadan iyice uzakta güzel açık bir gece ışıkları kapattın mı bütün gökyüzü binlerce yıldızın ışıgı altında fenerler gibi parlardı. Yıldız ışıkları denizden yansırken telsizden dostlarla sohbet büyü gibi bir ortam yaratırdı. Gerçekten en mutlu olduğum zamanlar böyle anlardı.”

“Herneyse, gene böyle bir gece ben balığa çıkmışım. Ağlar atılmış, beklerken 20 megahertzde konuşuyoruz dostlarla. Amerikadan bir adam çıkmış uzaylıların kendisini ziyaret ettiğini ve affedersin, kıçına bir şeyler sokup ölçüm aldıklarından bahsediyor. Frekanstaki diğerleriyle beraber dalgamızı geçmekteyiz bu adamla. Ben uzaylılara hiç inanmıyorum, yoktur bizim dinimizde böyle şeyler.” Bana bir göz kırptı ve devam etti, “Sonra aniden bütün frekanslarda bir ton geliyor. Ondan sonra ingilizce, rusça, fransızca almanca derken bütün dillerde tekrar eden bir yayın başlıyor. Ben haliyle ingilizce ve rusça biliyorum, başka türlü bizim oralarda balığa çıkamazsın, haliyle hemen anlıyorum ne oluyor bitiyor. Frekansta sesimi duyabilen var ise onlara anlatmaya çalışıyorum ne olup bittiğini ama sonra ögreniyorum ki adamlar bastırmışlar herşeyi, korkunç bir güçle yayın yapıyorlar.“

Sigarasını öteki cebindeki kibrit kutusundan çıkarttıgı çöple yaktı.

“Yahu meğerse bizim gezegen binlerce yıldır gizli bir örgüt tarafından uzaylılara karşı korunuyormuş! Bu adamlar bizim için uzak gezegenlerde ve yıldızlarda İnsanlık için savaşırmış, en azından Mısırlılar devrinden beri! Gizli gizli topladıkları gönüllülerle dünyanın geri kalanıyla karşılastırdığında büyünün daniskası cihazlar ve uzay gemileriyle alt etmişler çevremizdeki bütün kötü uzaylıları ve artık sonunda hazırmışlar geri kalan İnsanlığı uzaya çıkartmaya, bu gezegenleri ve yıldızları kolonize etmeye! Dahası, şu anda başlarındaki genç, Anadolu'nun bağrından çıkan birisiymiş. Anlaman lazım, biz Lazız ama Anadolu çocuğuyuz, o toprakların sevgisi ile yaşamısız onca yıldır. Nasıl gurur duydum, gereksiz bir gurur ama yine de gel kalbe anlat bunu.”

Sigarasının dumanını içine çekti ve ilk nefesinden sonra bir öksürük krizine tutuldu. Dokungaçlarımın birisiyle uzanıp sırtına birkaç defa vurdum.

“Sağolasın. Neyse, uzun lafın kısası ilk başvuranlardan birisiydim. Daha doğrusu ilk birkaç milyon içerisindeydim. Çeşitli testlerden sonra bana en uygun işi buldular, teklif ettiler, ben de atladım üstüne.”

Bir bipleme duyuldu. Önümüzdeki tarayıcıda bir gaz yoğunluğunun yaklaştıgı uyarısı vardı. İdris Kaptan bana gülümseyerek “Ağları atmanın zamanı gelmiş, yoldaş” dedi ve panellerdeki düğmelere basmaya başladı.
Kabinden dışarı baktıgımızda Galaksinin yıldızları aynı şekilde parlıyordu ancak manyetik alanlar gemiden uzağa uzanıp boşluktaki hidrojen gazını kendisine doğru çekmeye başladı. Bussard Ramjet adı verilen motoru besleyen gazlar koca uzay gemisini yıldızlar arasında ışığa yakın bir hızda hareket ettirmekteydi.

“Bazı yıldız sistemlerindeki uzaylı dostlarımıza fazla teknoloji göstermek istemiyorlar ama kültür ticaretine de devam etmek istiyorlardı. Bu sistemlere zıplayan gemiler yerine bunun gibi yavaş gemilerle ulaşılıyor haliyle. Sen benim gemime zıpladın geldin, öyle geri döneceksin ama benim hala sekiz ışık yılı yolum var. Işık hızı sagolsun, o kadar uzun tutmuyor benim için ama zaman geçiyor benim etrafımda.”

Dayanamadım. “Zaten bu yüzden sizin gibi kaptanların sayısı çok az. Herşeyi bırakıp bu şekilde yolculuk yapmaya hazır kişi sayısı çok az. Belli bir zihin yapısı gerektiriyor olsa gerek?”

Idris Kaptan tekrar kahkaha attı. “Bilemem, belki. Bizim eş kocakarı olalı yüzyıllar oldu. Belki onun dırdırından kaçıyordum, belki de bilmeden aradığım başka bir şey vardı. Çok şükür, teknoloji sagolsun, kaptanlık çok farklı değil bu gemiler için. Yine yolunu buluyorsun, yine limanları hedefleyip açıklarda yolculuk ederken sakin geceleri benzeri bir şekilde dolduruyorsun. En azından aniden bir fırtına çıkmıyor buralarda.”

Elini ansible telsizine attı. “Eee, şimdi izin verirsen, zamanı geldi”. Başımı salladım. “Frekanslar biraz farklı tabii ki ama olayın temeli yine aynı: Sohbet etmek isteyen varsa frekansta...” Eline aldığı mikrofonun üstündeki düğmeye bastı ve konuşmaya başladı. “CQ CQ CQ Kaptan İdris burada. Aldebaranlı ziyaretçisiyle bitmez tukenmez yolda devam ediyor”. Ansible çağrı frekansında olan bir başka varlık cevap verdi ve uzun bir sohbet başladı. Birbirinden en azından yüzlerce ışık yılı uzak, tümüyle başka ırklardan iki varlıgın uzun mesafe dostluğunu dinlemek yüreklerimde sıcacık bir his yarattı.

Sevgili okuyucu, İdris Kaptan ve benzerlerinin sayısı gittikçe azalmakta. Benzeri zihin yapısında olan, insan veya değil, varlık sayısı her sene azalıyor. Bunun sebebi belli değil ancak benim şahsi fikrim güzel bir gece açık denizde yıldızları izleyerek aralarında yolculuk yapmayı hayal ederek dostlarıyla sohbet eden varlıkların sayısının azalması. İdris Kaptan Dünya tarihiyle 2491 yılında gemisiyle kayboldu. Emimin bir yerlerde hala dostlarıyla sohbet etmekte. Kanımca sadece etrafına kendisinden çok daha farklı bakmakta olan bizlere karşı ilgisini kaybetti ve yıldızların arasında keyfine bakmakta, arada bir sigarasının dumanından öksürük krizlerine gire gire.

20081023

221b

Sherlock was sleeping
Holmes's naked body next to his
Baker Street's little secret